Gelişmiş sonar cihazlarıyla yapılan taramalarda, yapıların simetrik düzeni dikkat çekse de, bilim insanlarının büyük çoğunluğu bu oluşumların “tektonik hareketler” sonucu meydana geldiğini savunuyor. Medeniyet izi arayan araştırmacılar ile akademik çevreler arasındaki görüş ayrılığı devam ediyor.

DOĞANIN MİMARİ OYUNU MU?
Japonya yakınlarındaki Yonaguni adası açıklarında, suyun 25 metre altında bulunan devasa platformlar, keskin köşeleri ve dik açılarıyla insan yapımı bir piramidi andırıyor. Bazı arkeologlar, bu yapının Buzul Çağı’nda sular yükselmeden önce inşa edilmiş bir tapınak olduğunu ileri sürüyor.
Ancak jeologlar, kumtaşından oluşan bu yapıların katmanlı yapısı nedeniyle doğal yollarla, akıntılar ve depremlerle bu şekli aldığını kanıtladı. Bölgedeki fay hatlarının, taşları düzgün geometrik şekillerde kırma eğiliminde olduğu ve “insan eli değmiş” izlenimi yarattığı bildirildi.
“KAYIP KITA” İDDİALARI VE BİLİMSEL GERÇEKLER
Popüler kültürde sıkça geçen “Mu” veya “Lemurya” gibi kayıp kıtaların Pasifik’te bulunduğu iddiaları, modern plaka tektoniği bilimi tarafından reddediliyor. Okyanus tabanındaki kabuk yapısının, bu büyüklükte bir karayı sular altına gömecek jeofiziksel sürece uygun olmadığı saptandı.
Sonar taramalarında “şehir kalıntısı” olarak yorumlanan çoğu yapının; aslında lav akıntıları, mercan oluşumları veya deniz altı heyelanları olduğu belirlendi. Bilimsel raporlar, derin denizlerde antik bir şehre ait olması gereken çanak çömlek, metal eşya veya organik kalıntıların hiçbirine rastlanmadığını vurguluyor.
TEKNOLOJİ GİZEMLERİ AYDINLATIYOR
Yeni nesil su altı dronları ve yüksek çözünürlüklü 3D haritalama sistemleri, okyanusun en derin noktalarındaki yapıları detaylandırıyor. Bu teknolojiler sayesinde, geçmişte “antik yol” sanılan yapıların aslında sadece magmatik kayaçların soğurken oluşturduğu çatlaklar olduğu netleşti.
Arkeoloji dünyası, su altındaki gerçek batık şehirleri (Mısır’daki Thonis-Heracleion gibi) bulmaya devam etse de, okyanus ortasındaki devasa kıta kalıntıları efsanesinin bilimsel bir karşılığı olmadığı ifade edildi. Araştırmaların, “doğal mimari” ile “insan yapımı” arasındaki ince çizgiyi belirlemek üzere derinleştiği kaydedildi.






