Dünyanın en yalnız prensesi!
Dünya basını ve onu takip edenler, Aiko’yu yıllardır "Dünyanın en yalnız prensesi" olarak adlandırıyor. Kulağa bir masal başlığı gibi gelse de ardında tamamen katı gelenekler, ağır kurallar ve çocukluk travmaları barındıran bir gerçeklik var.
Dünyanın en eski ve en köklü monarşilerinden biri olan Japonya Krizantem Tahtı, dışarıdan bakıldığında ihtişamın, zarafetin ve sarsılmaz geleneklerin simgesidir. Ancak bu görkemli yapının tam kalbinde, tüm dünyanın "Dünyanın en yalnız prensesi" olarak adlandırdığı genç bir kadın yaşıyor: Prenses Aiko. İmparator Naruhito ve İmparatoriçe Masako’nun tek çocuğu olan Aiko’nun hayat hikayesi, modern dünyanın orta yerinde katı geleneklerin ve ağır kuralların gölgesinde kalmış bir insanın hüzünlü portresini çiziyor.
DOĞUMUYLA BAŞLAYAN ÇELİŞKİ
Prenses Aiko’nun hikayesindeki en büyük ironi, koskoca bir imparatorun tek evladı olarak dünyaya gelmesine rağmen, kendi geleceği üzerinde hiçbir söz hakkının bulunmamasıdır. Japonya İmparatorluğu, 1947 yılında yürürlüğe giren ve köklerini geçmişten alan muhafazakar bir veraset yasasıyla yönetiliyor. Bu yasaya göre tahta yalnızca erkek varisler oturabiliyor.
Aiko, halkın %80’i gibi ezici bir çoğunluk tarafından sevilmesine ve geleceğin imparatoriçesi olarak görülmek istenmesine rağmen, kadın olduğu için taht sıralamasına dahi alınmadı. Muhafazakar siyasetçilerin yasayı değiştirmeye yanaşmaması nedeniyle tahtın gelecekteki varisleri amcası ve ardından onun oğlu olan kuzeni Hisahito oldu. Kendi ülkesinde bu kadar çok sevilip, kendi ailesinin geleceğinde bu kadar dışlanmış olmak, Aiko’nun yalnızlığının ilk ve en büyük temel taşı oldu.
ACIMASIZ TERCİH: YA AŞK YA SARAY
Prenses Aiko’yu asıl çaresizliğe ve derin bir yalnızlığa sürükleyen durum ise hayatını kiminle paylaşacağı sorusunda saklı. Saray kuralları, prensesin yalnızca kendi dengi olan bir "soylu" ile evlenmesine izin veriyor. Fakat İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Japonya'da imparatorluk ailesi dışındaki tüm asalet unvanları kaldırıldığı için, günümüzde ülkede Aiko’nun evlenebileceği hiçbir soylu erkek bulunmuyor.
Bu durum, genç prensesin önüne adeta psikolojik bir duvar örüyor ve onu iki acımasız seçenekle baş başa bırakıyor: Aiko ya kuzeni Mako’nun yaptığı gibi aşkı seçecek, sıradan bir vatandaşla evlenip tüm unvanlarını, haklarını ve ailesini geride bırakarak saraydan sürgün edilecek; ya da unvanını korumak adına ömrünün sonuna kadar hiç evlenmeden, o devasa saray odalarında yapayalnız bir hayat sürecek.