Bahçeli’den Avrupa Parlamentosu’nun Akın Gürlek raporuna sert tepki
MHP lideri Devlet Bahçeli, partisinin haftalık grup toplantısında değerlendirmelerde bulundu.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında konuşuyor.
Bahçeli'nin açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:
Fransa'da G7 liderleri bir araya gelmiştir. Kağıt üzerinde hayli kabarıktır. Küresel ekonominin atılan bombalar ve mutabakatlar arasında sıkışmıştır.
Tüm bu ağır gündemlerin üstüne ABD Başkanı Trump'ın toplantıya girerken söylediği patron benim sözü damga vurmuştur. Bu söz gelişigüzel söylenmiş bir cümle değil G7'deki güç dengesinin gerçek maiyetini gösteren ibretlik bir itiraftır.
"AVRUPA HANGİ CÜRETLE BİZE DİL UZATABİLİR!"
Aynı Avrupa kendi güvenlik boşluğunu nasıl dolduracağını kara kara düşünmektedir. Avrupa Türkiye'ye demokrasi hukuk ve dış politika dersi vermeye kalkmakta rapor kılıfına sokmuş ithamları ve tehditlerini ısrarla sürdürmektedir.
Gaflet uykusunda rüyaya dalanlar iyi duysun, kulağını açsın ve işitsin Türk milletine biçim verecek terzi daha anasının karnından doğmamıştır. Atalarımızın boşuna el atına binen tez iner dememiştir. Yıllardır kendi güvenliğini başkasının atına bindirenler şimdi o atın dizginlerinin kendi elinde olmadığını anlamıştır. Böyle bir Avrupa hangi yüzle Türkiye'ye ayar vermeye kalkacak hangi cüretle devletimizin makamlarına dil uzatacaktır.
AP'NİN AKIN GÜRLEK RAPORU
raporun en vahim bölümlerinden biri yargı gücümüze abluka altına alma teşebbüsüdür. Arsız, sapkın ve umarsız; delalet dili, sıradan bir eleştiri olarak değerlendirilemez. Devam eden yargı süreçlerini siyasi saiklerle yorumlamak, bağımsız Türk mahkemelerini yönlendirmeye kalkmak vesayet hevesidir. Yüce Türk yargısı Brüksel salonlarında yazılan raporların himayesinde karar vermez. Türkiye Cumhuriyeti, dış aktörlerin imalarıyla yüzü batıya çevrilip hizaya getirilemez. Herkes ayağını denk alacak. Bize sınır ötesinden ayar vermeye kalkan her kim varsa Türkiye Cumhuriyeti devletinin egemenliğine yan gözle bakmamayı öğrenecektir.
AVRUPA'YA TERÖR ÖRGÜTLERİ ELEŞTİRİSİ
Avrupa başkentlerinde yıllarca Türk askerine namlusunu doğrultan hain terör örgütlerinin paçavralarını dalgalandırdılar. Türk milletinin canına kasteden FETÖ artıklarına seve seve kucak açtılar. Eğitim almaya gidip geri dönecek yavrularımızın önünde sur olurken, Türkiye'de kurduğu işini Avrupa'da büyütmek isteyen girişimcilerimizin gidecekleri günü sayarken, Türk ve Türkiye karşıtı söylenecek en ufak söze kulak kabarttılar. Fitne şebekelerine yuva oldular, yurt oldular.Düşmanlığın zehirli diline göz yumanların Türk milliyetçiliği hakkında hüküm cümlesi kurmaya yüzü var mıdır? Kendi kıtasında göç baskısı karşısında bocalayanların, milyonlarca mazluma yıllardır kapısını açmış Türkiye'ye insanlık dersi vermeye hakkı var mıdır? Kendi güvenliğini Amerika Birleşik Devletleri'nin kararlarına bağlamış olanların, Mavi Vatan ülkümüze ve Doğu Akdeniz'de kabak gibi ortada olan deniz yetki alanlarımıza itiraz edecek sözü var mıdır?
İşte karşımızdaki bu sefil tablo artık yorum kaldırmayacak şekilde ortadadır. Bugün bu tablonun bir tarafında, Türkiye'nin NATO içindeki ağırlığını, savunma sanayisindeki yükselişini, göç yönetimindeki rolünü, enerji yollarındaki yerini, Karadeniz'den Kafkasya'ya, Doğu Akdeniz'den Orta Doğu'ya uzanan jeopolitik değerini kabul etmek zorunda kalan Avrupa vardır. Diğer tarafında ise Türk yargısını hedef alan, gözümüzün nuru Ülkü Ocaklarımıza kara çalan, Mavi Vatan davamızı hor gören, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin egemen eşitliğini ve Kıbrıs Türklüğünün varlığını yok sayan Avrupa vardır. Türkiye'nin egemenlik sahasına itiraz etmeye kalkışanın alnını karşılarız. Türk milletine kafa tutmaya çalışanların kafalarına vura vura kim olduğumuzu öğretiriz.
AB'NİN YERİNE GETİRMEDİĞİ TAAHHÜTLER
Türkiye-Avrupa ilişkilerinin tarihi de bu çelişkilerle doludur. Türkiye'nin Avrupa ile münasebeti dün başlamamıştır. 1959 yılında başlayan müracaat süreci, 1963 tarihli Ankara Anlaşması ile hukuki zemine kavuşmuştur. 1970 tarihli Katma Protokol, 1995 tarihli Gümrük Birliği, 1999 tarihli Helsinki Zirvesi'nde adaylık statüsünün kabulü ve 2005 yılında müzakerelerin başlaması bu uzun yolun kilometre taşlarıdır. Ancak Avrupa Birliği, Türkiye'ye verdiği sözlerin gereğini hakkıyla yerine getirmek yerine süreci kimi üyelerin dar hesaplarına, Rum-Yunan vetolarına, siyasi önyargılara ve pas tutmuş ideolojik şablonlara teslim etmiştir. Vize serbestisi yıllardır bekletilmiştir. Gümrük Birliği'nin güncellenmesi kaplumbağa yavaşlığında ağırdan alınmıştır. Müzakere başlıkları siyasi gerekçelerle bloke edilmiştir. Aday ülke statüsü çoğu zaman kâğıt üzerinde bırakılmıştır. 2018'den itibaren müzakereler fiilen durma noktasına gelmiştir. Şimdi aynı Avrupa Parlamentosu kalkıp Türkiye'ye reform, hukuk ve iyi komşuluk dersi vermektedir. Bu nasıl bir körlüktür? Bu nasıl bir hukuksuzluktur?
KIBRIS VE MAVİ VATAN TEPKİSİ
Değerli dava arkadaşlarım, Avrupa Parlamentosu raporunun Kıbrıs ve Mavi Vatan başlıklarında takındığı tavır ise eski bir hesabın denizlere uzanan yeni perdesidir. Bugün hâlâ Bizans'ın küllenmiş ihtiraslarını avuçlarında kor gibi saklayanlar, hâlâ Megali İdea'nın tarihin çöplüğüne atılmış haritalarında kendilerine gelecek arayanlar, hâlâ Rum-Yunan yayılmacılığının yıpranmış defterlerinden yeni husumet başlıkları çıkarmaya çalışanlar vardır. Bunların zihninde İstanbul'un fethi kapanmamış bir yara, Kıbrıs Türkü'nün egemen eşitliği inkâra mahkûm edilmiş bir hakikat, Adalar Denizi Türkiye'yi köşeye sıkıştıracak diplomatik bir pusu, Doğu Akdeniz ise ucuz tezvirat sarmallarıyla donatılmış jeopolitik bir bilmecedir. Mavi Vatan'ı saldırganlık, Türkiye-Libya Mutabakatı'nı hukuksuzluk, Kıbrıs Türkü'nün egemenlik talebini ayrılıkçılık gibi göstermeye çalışan bu zihniyet, Türk milletinin denizlerdeki iradesini kırma, Antalya Körfezi'ne hapsetme rüyasını hâlâ diri tutmaktadır. Fakat ne tarih onların istediği gibi yazılmıştır ne de coğrafya onların heveslerine göre çizilmiştir.
Türk milleti, kendi hakkını başkalarının iki dudağı arasından süzülecek söze bırakacak tıynette değildir. Kıbrıs davasının kökleri derindedir. 1950'lerden itibaren Enosis hülyası adanın üzerine kara bir gölge gibi çökmüştür. EOKA terörü, Kıbrıs Türkü'nün canına, malına, varlığına ve istikbaline kastetmiştir. 1960 Ortaklık Devleti, Rum tarafının Türkleri eşit kurucu ortak olarak görmek istememesi nedeniyle kısa sürede işlemez hâle getirilmiştir. Akritas Planı ile Kıbrıs Türkü'nün siyasi eşitliği yok edilmek istenmiş, 1963 Kanlı Noel karanlığı adadaki Türk varlığına yönelen soykırım siyasetinin en acı sayfalarından biri olmuştur. Kıbrıs Türkü yıllarca kuşatma altında yaşamıştır. Köyler yakılmış, ocaklar söndürülmüş, çocuklar yetim, analar gözü yaşlı bırakılmıştır. 1974 yılına gelindiğinde bıçak kemiğe dayanmış, Ayşe tatile çıkmıştır. Türkiye, garantörlük hukukundan doğan hakkını kullanmış, Kıbrıs Barış Harekâtı ile adada yalnız Türk'ün değil, barışın ve dengenin de teminatı olmuştur.
Bugün hâlâ bu tarihi yok sayarak Türkiye'ye Kıbrıs dersi vermeye kalkışanlar hakikatin üstünü örtemezler. Kıbrıs'ta Enosis hayalini self-determinasyon kılıfında pazarlayanlar, EOKA terörünü bağımsızlık mücadelesi makyajıyla aklamaya çalışanlar, Akritas Planı'nın kanlı hesabını teferruat gibi göstermeye yeltenenler, Kıbrıs Türkü'nün 1963'ten 1974'e uzanan direnişini görmezden gelenler bugün bize insanlık dersi veremezler. Hiç kimse bizden Kıbrıs Türkü'nün davasını müzakere masalarında aşındırılmış formüllere, uzatılmış oyalamalara ve Rum tarafının bitmeyen oyunlarına teslim etmemizi istemesin. Kıbrıs'ta hakikatin adı iki millettir, iki devlettir, iki ayrı egemen iradedir. Bu uğurda çektiğimiz çileleri, 1963'ün karanlık gecelerini, 1974'te Rubicon'un nasıl geçildiğini tarih bütün detaylarıyla yazmıştır. Türkiye'nin hukuk temelinde tartışmaya açık olmayan etkin ve fiilî garantörlüğünü tartışmaya açmaya çalışanlar, bu topraklardaki varoluş kavgalarımızı ya unutmuş ya da unutturmak istemektedir. Biz unutmadık. Size de unutturmayacağız. Kıbrıs Türkü'nü Avrupa Birliği'nin kör tarafgirliğinin, Rum-Yunan ikilisinin bitmeyen şımarıklığının insafına terk etmedik. Terk etmeyeceğiz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, büyük Türk milletinin deniz jeopolitiğinde ileri karakolu, millî güvenliğimizin güney cephesindeki kilit taşı, Mavi Vatan ufkumuzun ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye kendi denizlerinde seyirci değildir. Türkiye kendi kıyılarında bekçi kulübesine hapsedilecek bir devlet değildir. Adalar Denizi, egemenlik, güvenlik ve millî hâkimiyet sahasıdır. Doğu Akdeniz, Anadolu'nun mavi kapısı, Kıbrıs Türkü'nün hayat alanı, enerji denklemlerinin merkez üssü ve deniz yetki alanlarımızın nirengi noktasıdır. Mavi Vatan, denizlerdeki Misak-ı Millî şuurudur. Rum-Yunan ikilisinin tarih boyunca değişmeyen hatası, Türk sabrını yanlış okumak olmuştur. Onlar Türk'ün sessizliğini çekingenlik, diplomasi arayışını zayıflık, barış arzusunu geri adım sanmışlardır. Her defasında yanılmışlardır. Bugün de yanılmaktadırlar.
ABD-İRAN MUTABAKATI
G7 masasındaki Hürmüz gündemi ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki İran mutabakatı, bu büyük tabloyu tamamlamaktadır. ABD ile İran arasında varılan mutabakat, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması, deniz ablukasının kaldırılması, İran'ın nükleer stoklarına ilişkin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gözetiminde yürütülecek seyreltme ve bertaraf süreci, dondurulmuş fonlar, Lübnan dâhil çeşitli cephelerde askerî operasyonların durdurulması ve nihai anlaşma için takvim belirlenmesi gibi başlıkları kapsamaktadır. Ancak ABD Kongresinde bu mutabakata yönelen itirazlar da göstermektedir ki ABD siyasetinin kendi içinde bile netleşmemiş, çalkantılı ve sancılı bir zemini vardır. Uluslararası dünyanın tüm bu keşmekeşine rağmen ABD ile İran arasında müzakere kapısının açık tutulması ve İsviçre'nin ev sahipliğinde mutabakat görüşmelerine başlanması, Hürmüz Boğazı'nda güvenli geçişin, deniz ablukasının kaldırılmasının ve Lübnan sahasında ateşin durdurulmasının konuşulmasını dikkatle izliyoruz. İnsanlığın huzuru adına bunu olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. Ne var ki asıl mesele, masada verilen sözlerin karşılık bulmasıdır. İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının mutabakat sürecini gölgelediği, İran tarafının bu saldırıların devamı hâlinde müzakerelerin durdurulabileceği yönünde açık uyarıda bulunduğu görülmüştür. Lübnan'da işgal altında olmayan bölgelerdeki saldırıların İsrail tarafından durdurulmasına yönelik gelişmelere elbette değer veriyoruz. Ancak bölgeyi kan gölüne çeviren Siyonist tedhiş merkezinin bir günde barış meleğine dönüşmeyeceği de unutulmamalıdır. Bu nedenle meseleye ihtiyatla bakıyoruz. Lübnan'da ateşkes kalıcı ve ülkenin tüm topraklarını kapsayacak biçimde olmalıdır. Mutabakat zaptı harfiyen uygulanmalı ve Hürmüz'de güvenli geçiş kesintisiz sağlanmalıdır. Hürmüz'den Doğu Akdeniz'e uzanan, Lübnan'da başlayıp Amerika Birleşik Devletleri'nde yankılanan her sarsıntının millî güvenliğimiz ve bölgesel istikrarımız bakımından ne anlama geldiğini soğukkanlılıkla takip etmeliyiz.
2015'te İran Nükleer Anlaşması'nı imzalayanlar, 2018'de aynı anlaşmadan çekilmişlerdi. Dün yaptırım diyenler, bugün yaptırımların kaldırılmasını konuşmaktadır. Dün deniz ablukası diyenler, bugün Hürmüz'de güvenli geçişi tartışmaktadır. Dün İran'ı mutlak tehdit olarak kodlayanlar, bugün 60 günlük nihai anlaşma takvimini ilan etmektedir. Dün kara dediklerine bugün ak diyenlerin, dün yerin dibine batırdıklarını bugün el üstünde tutanların, dün pusu kurduklarına bugün kucak açanların terazisiyle pazara gitmeyecek, onların defteriyle hesabımızı görmeyeceğiz.
Biz dünyaya Ankara'dan bakar, dünyayı Türkçe okur, yarınımızı dünün ışığında Türkçe tayin ederiz. Ukrayna Savaşı'nda İstanbul görüşmelerine ev sahipliği yapan, Karadeniz'de dengeleri gözeten, Montrö rejiminin hassasiyetini koruyan, Ukrayna'nın savunma kapasitesine katkı sunarken bölgesel savaşın yayılmaması için diplomatik kanalları açık tutan Türkiye'dir. Suriye'de sınır güvenliğini sağlamak, terör koridorunu parçalamak, milyonlarca sığınmacının geri dönüşünü mümkün kılacak zemini oluşturmak için sahada bedel ödeyen Türkiye'dir. Turan Koridoru'ndan hayat bulacak Avrupa-Asya bağlantısına kadar yeni jeopolitik sayfayı okuyan Türkiye'dir. Doğu Akdeniz'de enerji denklemlerinin dışında bırakılmak istenen fakat sahada ve masada varlığını kabul ettiren Türkiye'dir. Son sözü söylemeden ne Adalar Denizi'nde ne de Doğu Akdeniz'de kalem oynatılmayan ülke Türkiye'dir. Bütün bunları görmeden Türkiye'ye rapor yazanlar haritaya bakıyor ama bizi göremiyorlar. Bizi tanımıyorlar. Sonraki adımımızı kestiremiyorlar. Ufkumuzu kavrayamıyorlar. Avrupa'nın kibir sarhoşluğundan mütevellit içine düştüğü feraset yoksunluğu bugün gün gibi ortadadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne, Milliyetçi Hareket Partisi'ne, Ülkü Ocaklarına, Mavi Vatan davamıza ve yavru vatanımız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerindeki politikalarımıza çamur atmaya kalkıp Ankara'dan stratejik iş birliği bekleme devri çoktan kapanmıştır. Brüksel istediği kadar kalem oynatsın. Ankara'dan duyulan sadece izansızlığın yankısıdır. Kurt puslu havayı sever ama her pusu kuran da kendini avcı bellememelidir. Türkiye'ye pusu kuranlar, ava giderken avlanacaklarını da iyi bilmelidir. Türkiye kendi yolunda, kendi aklıyla, kendi iradesiyle ve Cenab-ı Allah'ın inayetiyle yürümeye devam edecektir. Rüzgârımız arkamızda, yelkenimiz fora, pusulamız belli, niyetimiz ciddi, yeminimiz istikbaldir. Gök kubbenin altında, ebedî Türk yurdu Anadolu'da, Kıbrıs Türkü'nün haklı davasında ve Mavi Vatan'ın her damlasında ilelebet var olacağız.
Şimdi Amerika-Siyonist iş birliği için "Ben patronum." diyenlere sesleniyorum. Dağa bir serçe konsa dağ ne kazanır? Dağdan bir serçe kalksa dağ ne kaybeder? Amerika dağ isen, serçeleri kov gitsin!"